Cemel Vakası nedir?

+ AlapliForum » İslami Bilgiler Multimedia » İslam ve türk Tarihi » İslam Tarihi (Moderatörler: Yargıç, Kanca67, ömr-ü diyar)Konu:
|- Cemel Vakası nedir?
Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Gönderen Konu: Cemel Vakası nedir?  (Okunma sayısı 377 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

ömr-ü diyar

  • Admin
  • Binbaşı
  • *
  • 123
    İleti
  • PRESTİJ +0/-0
  • Keşke dedirten hayat "NEYSE " demeyide öğretti....
Cemel Vakası nedir?
« : Eylül 07, 2011, 08:34:29 ÖS »
Hz. Osman'ın katili Yemenli bir Yahudi olan el-Gafıkî idi. Hz. Osman'ın şahadetiyle İbn-i Sebe, davasında büyük bir merhale kat'etmiş  .oluyordu. Artık nifak tohumları meyvelerini vermeye başlamıştı. Bu elîm  hâdise Müslümanların, İslâm dinini başka ülkelere ulaştırmalarına engel oldu. İslâm'ın fütûhat ve tebliğ devri kapandı, bir duraklama ve  çekişme devri başladı.


Bu merhaleden sonra İbn-i Sebe, Haşimîlerle Emevîleri karşı karşıya  getirmek için yeni bir plân hazırladı. Hz. Osman (r.a) Emevî, Hz. Ali  ise Haşimî olduğu için, Hz. Osman'ı, Hz. Ali'nin öldürttüğünü ve 0'nun  yerine geçmek istediğini etrafa gizlice yayarak Emevîleri tahrik etti.  İbn-i Sebe, bir taraftan Hz. Ali'ye bu çirkin iftirayı yaparken, diğer  taraftan O'nun halife olması için açıkça gayret gösteriyor, böylece  halkın bu iftiraya kanmasını sağlamaya çalışıyordu.


Bu maksatla, Mısır'dan gelen kafileden, Yahudi asıllı İbn-i Meymun  riyasetinde bir heyet seçerek Hz. Ali'nin huzuruna gönderdi. Heyet Hz.  Ali'ye: "Malûmunuz olduğu üzere, bu ümmet başsız kalmıştır. Halifeliğe  de en lâyık sizsiniz. Sizden bu vazifeyi deruhte etmenizi istiyoruz,"  dediler. Hz. Ali (r.a) bu teklifi reddederek, onları evinden kovdu.


Hz. Ali'den (r.a) böyle bir cevap alınması üzerine Küfelilerden bir  heyeti Hz. Zübeyr'e ve Basralılardan bir heyeti de Hz. Talha'ya  gönderdi. Hz. Zübeyr ve Hz. Talha da Hz. Ali gibi bunların hilâfet  tekliflerini reddederek huzurlarından kovdular.


İbn-i Sebe, onlardan da istediğini elde edemeyince bu defa mütecavizleri  sevk ve idare eden Yahudi Gafıkî'ye şu talimatı verdi: "Medinelileri  mescide toplayınız ve onlara hemen kendilerine bir halife seçmelerini  söyleyiniz. Aksi takdirde hepsini kılıçla tehdit ediniz..."


Gafıki başkanlığındaki âsiler, bu emir mucibince Medinelileri mescide  toplayarak onlara: "En kısa zamanda kendinize bir reis seçiniz. Şayet  siz bugün bu vazifeyi yapmazsanız, Ali, Zübeyr ve Talha da dahil olmak  üzere hepinizi kılıçtan geçireceğiz," dediler. Bu tehdidi dinleyen  Medine halkı, Hz. Ali'nin (r.a) huzuruna çıkarak, O'ndan halifeliği  kabul etmesini istirham ettiler. Hz. Ali de bu karışık durumu göz önünde  bulundurarak vazifeyi, hiç istemediği halde, kabule mecbur oldu.


Az zaman sonra Hz. Talha ve Hz. Zübeyr (r.a), Hz. Ali'ye (r.a) giderek  O'ndan, kitabın hükmünü icrâ etmesini ve Hz. Osman'ın katillerinin  cezalandırılmasını istediler. Hz. Ali onlara hitâben: "Haklısınız; fakat  devlet henüz âsileri tam mânâsıyla sindirmiş değildir. Onun için  devletin olaylara hâkim olmasını beklemek gerekir..." dedi.


Hz. Ali (r.a), suçluların tek tek belirlenerek sorguya çekilmelerini ve  gerekli cezaya çarptırılmalannı istiyordu. Hz. Âişe, Hz. Zübeyr ve Hz.  Talha (r.a) ise, şu fikirdeydiler: "Fitne büyümüş, devleti hedef almış  ve halife şehit edilmiştir. Mesele sadece Hz. Osman'ın katilinin  bulunması değildir. Bu fıtne hareketine katılanlanrın çoğunun  öldürülmesi gerekir. Bu sebeble, âsiler hemen cezalandırılmalıdır."


Hz. Ali (r.a), Kur'an'ın “Velâ tezîrû vâziretün vizre uhrâ” nassından  hareket ile, "Birinin hatasıyla başkasının mesul olamayacağı" görüşünü  ileri sürerek, onların bu fikrine katılmadı.


Hz. Zübeyr ve Hz. Talha (r.a), Hz. Ali'nin görüşünü öğrendikten sonra,  Hz. Âişe (r.anhâ) ile Mekke'de görüştüler ve âsilerin üzerine yürümek  için kuvvet toplamak üzere Basra'ya gitmeye karar verdiler.


Hz. Ali de (r.a), Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'in (r.a) Basra'ya  gittiklerini haber alınca devletin bütünlüğünde bir parçalanma, bölünme  olmaması için ordusuyla Basra'ya hareket etti ve Zikar mevkiinde  konakladı. Hz.Ali (r.a) meselenin barış yoluyla halledilmesi için Ka'ka  isminde bir elçisini Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'e göndererek  onlara, tefrikanın fenalığını, birlik ve beraberliğin önemini, her şeyin  sulh yoluyla daha iyi hall olacağını anlatmasını istedi. O da bu emir  gereğince, Hz. Aişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'in yanına giderek onlara  Hz. Ali'nin görüşlerini: bu yaranın ilâcının sükûnet olduğunu, sükûnet  gerçekleştikten sonra her tedbirin alınabileceğini, aksi halde fıtne ve  fesat çıkacağını, bunun da İslâm'a ve Müslümanlara getireceği sıkıntının büyük olacağını izah etti. Onlar: "Eğer Ali bu fikirde ise, aramızda bir görüş ayrılığı kalmamıştır." dediler.


Bu neticeden her iki tarafın mensupları da memnun oldular. Böylece bir  istikrar, bir sükûn hali hâsıl oldu. Herkes kendisini emniyet ve huzur  içersinde görerek çadırlarına çekildiler.


Bu sulhtan, ziyade rahatsız olan münafık İbn-i Sebe, taraftarlarını  toplayarak onlara: "Ne yapıp yapıp savaşı kızıştırmanız ve Müslümanları  birbirine düşürüp kırdırmanız lâzım. Şayet bir netice alamazsak, bütün  gayretimiz boşa gider; hedefe varamamış oluruz." dedi. Ve savaşı  başlatmak üzere yeni bir plân hazırladılar. Sabaha yakın saatlerde  tatbike koyulacak bu yeni plân gereği, İbn-i Sebe kendi adamlarını Hz.  Ali (r.a) ile Hz. Zübeyr ve Talha'nın (r.a) çadırlarının etrafında  yerleştirdi. Bunlar daha sonra her iki tarafın çadırlarına baskında  bulundular. Gürültü üzerine uyanan Hz. Zübeyr ve Talha (r.a): "Ne var,  ne oluyor?" diye sorduklarında, İbn-i Sebe'nin adamları, "Hz. Ali'nin  adamları (Kûfeliler) bize gece baskını yaptı," dediler.



Bu haber üzerine Hz. Talha ve Zübeyr (r.a): "Anlaşıldı, Hz. Ali, harbi  kesmekte samimî değilmiş." dediler. Öte yandan gürültüyü işiten Hz. Ali  (r.a): "Ne oluyor?" diye sordu. Yine İbn-i Sebe'nin adamları: "Karşı  taraf bize gece baskını yaptı. Biz de püskürttük." dediler. Hz. Ali de:  "Anlaşıldı. Talha ve Zübeyr bizimle sulh meselesinde aynı fikirde  değilmişler." dedi. Böylece on bin kişinin hayatına mâl olan Cemel  Vak'ası meydana geldi. Hz. Talha ve Zübeyr de bu savaşta şehit düştüler.  İbn-i Sebe, böylece Hz. Osman’ın (r.a) katlinden sonra amacına doğru  mühim bir merhale daha kat'etmiş oluyordu.


Soru: Müslümanların, sahabeler arasında meydana gelen ayrılıklara nasıl bakması gerekir?


"İsmet" yani, "ilâhî bir koruma ile günahlardan korunma" sıfatı, ancak  peygamberlere mahsustur. Hatasız, kusursuz olmak ancak onlara hâstır.  Sahabeler, bu sıfatla nitelenmediklerinden onların yüzde yüz hatadan  âzâde oldukları söylenemez. Ancak şu var ki, herhangi bir Müslüman hata  işlemekle İslâm dairesinden çıkmadığı gibi, bir sahabe de hata işlemekle sahabelik şerefinden çıkmaz.


Dört hak mezhebin bütün müçtehitleri, sahabe-i kirâm arasında geçen  ayrılıkları şöyle değerlendirmişlerdir: Sahabe-i kirâmın her biri kendi  başına birer müçtehittir. Kur'an ve hadiste açıkça beyan edilmeyen  konularda içtihat yapma, en evvel onların hakkıdır. Fıkıh biliminin  yönteminde kesinleşmiş bir kuraldır ki, bir kimsede içtihat rütbesi  varsa, o kimse, başkasının içtihadına uymaya mecbur değildir. Ashap  arasında çıkan muhalefetler, münakaşa ve muharebeler içtihat  farklılığından doğmuştur. Hâşâ, nefsanî arzuların, isteklerin bu  ayrılıklarda payı yoktur. Çünkü, onlar sohbet-i nebevi ile kin, adavet,  düşmanlık gibi kötü sıfatlardan arınmışlardır. Nefisleri böyle süfli  şeylerden temizlenip pâk olmuş, ulviyet kazanmıştır.


Evet, sahabe-i kirâmın her biri İslâm dininin tesisinde birer  müçtehittir. Bilindiği gibi, içtihat eden bir kimse, yaptığı içtihatta  isabet ederse iki sevap kazanır; isabet edemediği takdirde içtihat  etmesine mükâfat olarak bir sevap alır. Canlarıyla, başlarıyla, her  şeyleriyle İslâm'a mâl olan, O'nun yüceltilip yayılmasından başka bir  gayeleri olmayan o seçkin insanların içtihatları da yine İslâm'ın  yüceltilip yükseltilmesi içindir. Bu aşk, bu azim onlarda o derece ileri  gitmişti ki, Uhud Muharebesi'nde Peygamber Efendimize zıt görüş  bildirmekten çekinmemişlerdi. "Biz, İslâmîyet’in başarısını şunda  görüyoruz," diye görüşlerini açıkça ortaya koymuşlardı. Sahabenin çoğu  Resulüllah Efendimize zıt içtihatta bulunduklarından, Peygamberimiz  (sav) onların içtihadına uymaya mecbur oldular. Daha sonra gerçekleşen  olaylar Peygamberimizi haklı çıkardı. O zaman Kur'ân-ı Azimüşşân'ın  nâzil olması devam ettiği halde, Cenâb-ı Hak ashâbı uyarıcı bir ayet  bile indirmedi. Herhangi bir ayetle herhangi bir ikazda bulunmadı;  bilâkis peygamberimize eskisi gibi onlara fikir danışmaya devam  etmelerini emretti. Resulüllah Efendimiz de onları ayıplamadı, yine  bağrına bastı, şefkatle kucakladı, bu emir gereğince onlarla fikir alış  verişine devam etti. Sadece bu hâl dahi, sahabe-i kirâmın, ve Resulü indindeki beğenilirliklerini ve dinde içtihat sahibi olduklarını en açık bir şekilde göstermeye yeterlidir.


Şimdi, insafla düşünelim. İçtihatta Peygamber'le farklı düşündükleri halde, ne , ne de Resulüllah tarafından uyarılmayan sahabeleri, aralarında çıkan ayrılıklardan dolayı biz mi yargılayacağız? Zerre kadar vicdan ve basiret ve anlayışı olan bir kimsenin bu cinayete tevessül etmemesi icap eder.


Haddimizi tecâvüz ederek İslâm'ın temeline kanlarını akıtan o seçkin  cemaati yargılamaya kalkar ve birini haklı çıkarıp, diğerini tenkit  edersek, o hidayet yıldızlarına hiçbir leke süremez, ancak kendi  elimizle kendi felâketimizi hazırlamış oluruz.


Kaldı ki, o yargıladığımız kimseler, ashâbın ileri gelenleridir. Bir  kısmı Cennet'le müjdelenmiştir. Bizim dedikodusunu ettiğimiz o kişileri  Kur'an ve Peygamber Efendimiz medh ü senâda bulunmuştur.


Bu hususu hiç unutmamalı, ashap arasında çıkan ayrılıklarda mümkün  olduğu kadar temkinde bulunmalı, haddimizi bilmemekten büyük ölçüde  sakınmalıyız.


Şayet, sahabelerin ayrılığı Hakk katında meşrû ve mâkul olmasaydı,  elbette bunun için onları engelleyecek bir emir indirilirdi. Nitekim  sahabe-i kirâm, Peygamber Efendimizin (sav) yanında yüksek sesle  konuştuklarında şu uyarı ayeti indirilmiştir:


"Ey iman edenler! Seslerinizi Resulüllah'ın sesinden yüksek çıkarmayın,  0'nun yanında, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi konuşmayın.  Siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider." (Hucürat, 2)


Hucürât sûresinde, müminlerin sû-i zandan sakınmaları şöyle emredilmektedir:


"Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemek ister mi?" (Hucürât sûresi, 12)


Cenâb-ı Hak bu ayet-i kerimede bir mümini gıybet etmenin ölü eti yemek  kadar çirkin ve mümine yakışmayan bir davranış olduğunu bize haber  veriyor. Ya gıybet edilen bu mümin, sahabelerden, hem de onların en  ileri gelenlerinden biriyse, artık meselenin tehlikesini siz takdir  ediniz.


Resulüllah Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde: "Ateş odunu nasıl yer  bitirirse, gıybet dahi sâlih amelleri öyle yer bitirir" buyurmakla  bizleri bu noktada şiddetle ikaz etmektedir.


Hem kendi ahiret hayatımızın selâmeti, hem de İslâm'ın geleceği adına,  bu hakikatlere kulak vermemiz lâzım ve elzemdir. Bir mümin diğer bir  mümine sû-i zan etmekten men edildiği halde, İslâm'ın temeli, Hz.  Peygamberin çalışma ve silâh arkadaşları ve şu andaki bütün  Müslümanların hidayetlerinin vesilesi olan sahabe hakkında, hele onların  en ileri gelenleri hakkında sû-i zan etmenin ne kadar sorumluluk  gerektirdiği açıkça anlaşılabilir.


Akıllı ve idrakli insanlar için en selâmetli yol, bu meselede ileri geri  konuşmaktan kaçınmaktır. Biraz düşünmekle hemen anlaşılacaktır ki,  insanlar bu âleme sahabeler arasındaki problemleri tahlil etmek, bu  konuda bir tarafa haklı, diğerine haksız hükmünü vermek için  gönderilmemişlerdir. Ve bu hususta bir kanaate sahip olmak, insanın  yaratılış gayesi olamaz. İnsan bunun için değil, 'a hakkıyla kul olmak için yaratılmıştır. Yâni, dinimiz bizi sahabe ayrılıklarının tahliline değil, kulluğun gereklerini yerine getirmeye dâvet ediyor.


Ashâb-ı Kirâm Efendilerimiz, halifesinden neferine kadar aynı rızık ile  hayat buldu ve aynı heyecanı paylaştılar. İslâm'ın gelişmesinde,  yayılmasında, yücelip gelişmesinde gece gündüz demeyip, gizli ve  âşikâre, durmadan çalıştılar. Canlarıyla, kanlarıyla cihat ettiler ve  fedakârlıkta erişilmezlere eriştiler. Kur'an aşkı, Peygamber aşkı için  aşiretlerine karşı koydular, ailelerini, çocuklarını, mal ve mülklerini  feda ettiler. Peygamberimizin nefsini, kendi nefislerine, çoluk  çocuklarına, anne ve babalarına tercih ettiler. İslâm binasının temeline  kanlarını akıttılar.


O günden bugüne, tâ kıyâmete kadar bütün Müslümanların dünyevî ve uhrevî  saâdetlerine vesile oldular. Onların hepsine karşı derin bir  minnettarlık beslemek, onlara dua ve onları medh ü senâ etmek hepimiz  için bir insaf ve vicdan borcudur.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
Besmele ile başladığım her satır gölümde aşk-ı kebir!
Aşk ile devam eden her satırdan (C.C ) El-Habir!

Seo4Smf Tagleri:
 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
430 Gösterim
Son İleti Mayıs 06, 2006, 05:20:07 ÖS
Gönderen: anakin
0 Yanıt
349 Gösterim
Son İleti Nisan 01, 2007, 12:55:50 ÖÖ
Gönderen: REİS
5 Yanıt
731 Gösterim
Son İleti Mayıs 26, 2010, 11:26:57 ÖS
Gönderen: binbaşı067
Aşk Nedir ?

Başlatan Melal Melâl'ce

7 Yanıt
773 Gösterim
Son İleti Şubat 04, 2010, 03:01:51 ÖS
Gönderen: Arslan
0 Yanıt
240 Gösterim
Son İleti Ağustos 20, 2010, 11:02:54 ÖS
Gönderen: tayfunkan